ATATÜRK'ÜN HAYATI geniş kapsamlı anlatım atam atatürk

ATATÜRK'ÜN HAYATI

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi Selanik'in yerlilerindendir; önceleri gümrük memurluğu yapmış, daha sonra kereste ticaretiyle iştigal etmiştir. Annesi Zübeyde Hanım, Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasındandır ve eski bir Türk ailesine mensuptur. Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek anne gerekse babasının soyu, Rumeli'nin fethinden sonra bu topraklara Anadolu'dan göç eden Yörük veya Türkmenlerden gelmektedir. 1870'de evlenen Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım'ın altı çocukları olmuştur. Mustafa ailenin dördüncü çocuğudur; Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye adlı kardeşleri küçük yaşlarda salgın hastalıklar nedeniyle vefat etmişlerdir. 1893 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölümünün ardından Mustafa'nın yetiştirilmesini Zübeyde Hanım tek başına üstlenmiştir.

Mustafa Kemal ilk öğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başladı; ancak daha sonra çağdaş bir eğitim programı uygulayan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokul eğitimini bu okulda tamamladı. Ne var ki babasının 12 yaşındayken vefat etmesi, eğitim hayatına kısa bir süre ara vermesine neden oldu. Zira Zübeyde Hanım, onu da yanına alarak, subaşı olan kardeşi Hüseyin Efendi'nin görev yaptığı Selanik yakınlarındaki Rapla Çiftliği'ne yerleşti. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in öğrenimi çiftlik hayatı nedeniyle bir müddet aksadı. Bir müddet sonra Selanik'te ikamet eden halasının yanına taşındı ve öğrenimini sürdürdü.

 


Annesi Zübeyde Hanım ve Mustafa Kemal

Öğrenim Hayatı


Mustafa Kemal İstanbul'da Harp Okulu öğrencisiyken (1899-1902)

Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'nden mezun olduktan sonra Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti. 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askeri Rüştiye'ye başladı. Okul döneminde Selanik'te, yaz aylarında ise çiftliğe giderek dayısı Hüseyin Efendi'nin yanında kalıyordu. Öğretmenleri Mustafa Kemal'in zeki ve yetenekli bir genç olduğunu hemen fark ettiler ve ona büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler.

Genç Mustafa'nın, "Kemal" ismini alması ise, adı geçen okulda gerçekleşti. Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi, yetenekleri ve zekası ile dikkat çeken Mustafa'yı sınıftaki diğer Mustafalardan ayırt etmek için, öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ekledi. Böylece genç öğrenci tüm dünyanın tanıdığı yeni ismiyle anılmaya başlandı: Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896'da Manastır Askeri İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ve Ali Fethi (Okyar) ile arkadaş oldu. Mustafa Kemal, hem askerlik eğitimine devam ediyor hem de Fransızca dersleri alarak yabancı dil eğitimine büyük önem veriyordu.

Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni başarı ile bitirerek, 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. Üç yılda Harbiye öğrenimini tamamlayıp 10 Şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu.

Burada şu gerçeğin üzerinde özellikle durmak gerekir: Mustafa Kemal söz konusu okullarda üstün kişiliği ve seciyesiyle herkesin sevgisini, saygısını kazanmıştır. Harbiye ve Harp Akademisi'nde okuduğu sırada, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiş ve ülkenin zorlukların üstesinden gelebilmesi için çözüm önerileri üretmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ali menfaatleri açısından bir an önce yapılması gerektiğine inandığı düzenlemeleri büyük bir içtenlikle savunmuştur. Dahası, görüş ve düşüncelerini her ortamda dile getirmekten çekinmemiştir. 5 Şubat 1905 tarihinde Şam'a atanması ise, askeri hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Askerlik Hayatı


Subay arkadaşları ile birlikte (Beyrut, 15 Temmuz 1907)

Şam'da yer alan 5. Ordu'daki görevi, Mustafa Kemal'e İmparatorluk sınırları içindeki aksaklıkları, hem devlet yönetimindeki hem de ordudaki hata ve eksiklikleri daha yakından görmesini sağladı. Bu zor durumdan kurtuluş ve çıkış yolları aramaya başladı. 1906 yılının Ekim Ayı'nda bazı arkadaşlarıyla gizli olarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu; cemiyetin Beyrut, Yafa ve Kudüs'te örgütlenmesini gerçekleştirdi. Daha sonra Selanik'e giderek, burada Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü.

Mustafa Kemal 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası, yani günümüzdeki adıyla kıdemli yüzbaşı oldu. 13 Ekim'de ise merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahı'na atandı ve bu ordunun Selanik'teki bölümünde göreve başladı. Ayrıca 22 Haziran 1908'de, 3. Ordu Karargahı'ndaki görevine ek olarak Üsküp-Selanik demiryolu müfettişliği de kendisine verildi.

Mustafa Kemal o günlerde Rumeli'de önemli bir faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Bu cemiyetin o sıradaki başlıca hedefleri, 1876 Anayasası'nın tekrar yürürlüğe konmasını ve kapalı durumdaki Meclis-i Mebusan'ın yeniden toplanmasını sağlamaktı. Nitekim Sultan Abdülhamit'in onayıyla 23 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen II. Meşrutiyet'te İttihat ve Terakki büyük bir rol oynadı.


Hareket Ordusu subayları ile birlikte (Selanik, 1909)

Kişiliğinde tamamen özgürlükçü bir yapıya sahip olan Mustafa Kemal, Meşrutiyet'in ilanını olumlu, ancak yetersiz bir gelişme olarak değerlendiriyordu. Hürriyetin tam anlamıyla gelmesiyle ülkenin daha hızlı ilerleyeceği ve kalkınacağını savunuyor, yönetimin gerçek sahiplerine, yani millete verilmesini istiyordu. İşte bu noktada onun, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile önemli bir fikir ayrılığı ortaya çıktı. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyet'in ilanını yeterli buluyor, Mustafa Kemal'in inkılapçı düşüncelerini kabul etmek istemiyordu. Bu şartlarda bile O, cemiyete gerekli uyarıları yapmaktan çekinmedi.

13 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'da, 31 Mart Vakası olarak bilinen büyük bir ayaklanma patlak verdi. Mustafa Kemal, işte bu olumsuz gelişme üzerine Rumeli'de kurulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu orduyla birlikte 19 Nisan 1909'da İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişinin ardından yapılan açıklamayı kaleme aldı ve söz konusu isyanın bastırılmasında etkili oldu. Ordunun kontrolü tamamen ele geçirmesinden sonra Sultan Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine Sultan Reşat geçirildi. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1909'da tekrar Selanik'teki görevinin başına geri döndü.


Pikardi (Picardie) Manevraları'nda (Fransa, 1910)

Mustafa Kemal'in Selanik'e dönüşü İttihat Terakki Cemiyeti ile olan görüş ayrılığını daha da ön plana çıkarır. 22 Eylül 1909'da İttihat Terakki Kongresi'nde ordunun siyasete karışması ve bunun doğuracağı muhtemel olumsuz sonuçlar üzerine bir konuşma yapar. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin izlediği siyasetin yanlış olduğuna ve ülke yararına olmadığına kanaat getirir. Tüm vaktini ordudaki görevine ayırır.

Mustafa Kemal Selanik'teki görevini sürdürdüğü dönemde, Eylül 1910'da gözlemci sıfatıyla Fransa'daki Pikardi Manevraları'na gönderildi. Daha önce önemini fark ederek aldığı Fransızca eğitimi kendisine büyük kolaylık sağlamıştı. 1911'in Mart ayında ise, Arnavutluk'ta çıkan isyanı bastırmak üzere oluşturulan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın komutasındaki birlikte yer aldı. 3. Ordu Karargahı'nın ardından sırasıyla 5. Kolordu Karargahı ve 38. Piyade Alayı'nda görev aldı. Aslında bu görevler ile bazı çevreler Onu yıpratmak, şevk ve heyecanını kırmak istiyorlardı. Diğer bir deyişle, hedeflenen, Mustafa Kemal'in yükselmesini engellemekti. Fakat O, bütün görevlerinde olduğu gibi, burada da başarılı oldu; çalışma arkadaşlarının ve kumandanlarının takdirlerini topladı.


Kızılay Heyeti ile birlikte (Derne, 1912)

Vatan sathında yapmış olduğu görevler Mustafa Kemal'in yenilikçi ve inkılapçı düşüncelerini olgunlaştırmış ve etrafında birçok genç subayın toplanmasını sağlamıştı. Fakat bu yeni yapılanma Osmanlı Devleti'nin kimi kesimleri tarafından tehlikeli görülüyordu. Nitekim onun, 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da bulunan Genelkurmay Başkanlığına tayin edilmesi, bu çarpık bakış açısının bir sonucu oldu. 1908 Meşrutiyeti'nden sonra bazı Osmanlı birliklerinin buradan ayrılması ve askeri gücün zayıflamasını fırsat bilen İtalyanlar, 1911'in son aylarında Trablusgarp'a saldırdılar. Mustafa Kemal bu gelişmenin ardından Tobruk ve Derne Bölgeleri'nde gönüllü mahalli kuvvetlerin başına, sonra Derne Komutanlığına atandı. 27 Kasım 1911 tarihinde Binbaşılığa terfi etmesi de söz konusu dönem içinde gerçekleşti.

Mustafa Kemal'in önderliğindeki Türk birliklerinin ve yerli halkın kahramanca karşı koyması nedeniyle İtalyanlar ancak kıyıda tutunabilmişlerdi. Fakat bu sırada Balkanlar'da başlayan karışıklık nedeniyle buradaki mücadele sona erdi ve 15 Ekim 1912 tarihinde Uşi Barışı imzalandı. Bunun sonucunda Osmanlı Devleti Afrika'daki son topraklarını da kaybetmiş oldu.


Bedevi Kuvvetleri ile birlikte (Derne, 1912)

1912 yılının Ekim ayında Balkan Harbi'nin başlaması üzerine Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan ayrılarak İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefid (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu sırada Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu Babaeski-Lüleburgaz Savaşı'nı kazanarak Çatalca'ya kadar gelmişti. Osmanlı adeta Avrupa'dan itilip Asya'ya sürülmek isteniyordu. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Hükümeti, 30 Mayıs 1913'de Midye-Enez hattını kabul etmek zorunda kalmıştı. Osmanlı mirasını paylaşmada anlaşamayan Balkanlılar Bulgaristan'a karşı savaşa tutuşmuşlardı. Bu sırada Türk Ordusu hemen harekete geçti. Mustafa Kemal ise Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi; Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınmasında oldukça emeği geçti.

Balkan Harbi'nin neticelenmesinden sonra 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı; aynı zamanda Belgrad ve Çetine Askeri Ataşeliği görevini de üstlendi. 1915 yılının Ocak ayına kadar süren bu görevi sırasında yarbaylığa terfi etti.


Solda Derne Komutanı Kurmay Yüzbaşı (1912) Sağda askeri ateşe iken yapılan kostümlü baloda (Sofya, 1914)

I. Dünya Savaşı'nda Atatürk

Mustafa Kemal'in Sofya'da yarbay olarak bulunduğu dönem, aslında I. Dünya Savaşı'nın arifesiydi. Mustafa Kemal, gelişen olayları dikkatle gözlemliyor ve Osmanlı İmparatorluğu'nun izlemesi gereken stratejiyi Harbiye Nezareti'ne (Milli Savunma Bakanlığına) özenle bildiriyordu. Onun yakında patlak vermesi kuvvetle muhtemel kanlı savaş hakkındaki düşünceleri açıktı: "Katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı." Çünkü Atatürk ileriyi görebilme özelliği ile Osmanlı'nın bu savaşı kaldıramayacağını anlamıştı.


Yavuz Zırhlısı

Midilli Zırhlısı

Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemdeki yöneticileri, Mustafa Kemal'in değerli görüşlerini göz önüne alacak kadar anlayışlı değillerdi. Bu kişiler arasında Alman taraftarlığı "moda" haline gelmişti. Oldu-bittilerin birbirini izlediği bu dönemde İngiltere ve Rusya'ya savaş açan Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. Bu sırada iki Alman savaş gemisi Karadeniz'e çıkarak Rusya'nın Sivastopol, Odesa ve bazı Rus limanlarına saldırdı. Enver Paşa ve Almanların ortak geliştirdikleri senaryo "başarıyla" uygulanıyordu. Atatürk'ün itirazlarına rağmen olaylar çok hızlı bir şekilde gelişti ve 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti İttifak Devletleri'nin yanında savaşa girdi.


Liman von Sanders

Mustafa Kemal 20 Ocak 1915'de, Tekirdağ'da kurulacak olan 19. Tümen Komutanlığına tayin edildi. O da vakit kaybetmeden yeni görev yerine ulaşarak tümenini kurdu. Bu tümen, daha sonra 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos'a (Eceabat) kaydırıldı. Ayrıca 9. Tümen'in 2. Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verildi. Atatürk böylece büyük savaşın başında Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak hizmet etmeye başladı.

İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye çalıştı; ama kıyıdaki Türk topçusunun etkili savunması sayesinde başarılı olamadı ve ağır kayıplar verdi. Düşman birlikleri Çanakkale Boğazı'nı geçemeyince taktik değiştirdiler ve Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yapmaya karar verdiler. Bu sırada Gelibolu'da, Alman Generali Otto Liman von Sanders'in komutanlığında 5. Ordu oluşturuldu. Mustafa Kemal ise, General von Sanders'in savunma planı çerçevesinde, tümeniyle birlikte 18 Nisan 1915 günü Bigalı'ya geçti.


Çanakkale Deniz Savaşı'nı anlatan bir tablo (Tahsin Bey)

Çanakkale Geçilmez!


18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşları'nda 215 okkalık (275 kg) top mermisini sırtında taşıyan er Seyit.

Düşman birlikleri Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde ilk çıkarma hareketini başlattıklarında tarih, 25 Nisan 1915'i gösteriyordu. Ancak Mustafa Kemal'in komutasındaki vatansever kahraman askerlerin karşılarına çıkacaklarını bilmiyorlardı. Daha doğrusu ne ile karşı karşıya geleceklerini tam olarak hesap etmemişlerdi. Mustafa Kemal, çıkarma başlar başlamaz kuvvetlerini Bigalı'dan Conkbayırı'na sevk etti. Karaya çıkan İngiliz kuvvetlerine karşı Mustafa Kemal'in önderliğindeki 19. Tümen kuvvetleri kahramanca mücadele ettiler ve onları geri püskürttüler. Elbette bu zafer, Mustafa Kemal'in üstün liderlik ve yöneticilik özelliklerinin de açık bir göstergesidir. Büyük Komutan, ordusunu gerçekleşeceğine kesin olarak inandığı zafer için yüreklendirmiş ve onlara şu emri vermişti:

"Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

Verdikleri ağır kayıplara rağmen, düşman kuvvetleri kolay kolay pes etmemekte kararlıydı. 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de İngilizlerin çıkarma girişimlerine sahne oldu. Ancak bunlar kahraman Türk askerinin başarılı savunmasıyla durduruldu. Çanakkale Cephesi'nde elde edilen zaferler sonucunda, Mustafa Kemal 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.

Düşman kuvvetleri Ağustos ayının başında daha da güçlü olarak saldırıya başladılar. Mustafa Kemal'in yönlendirdiği Türk askerinin kahramanca müdafaası neticesinde bu taarruz da durduruldu. Ancak İngilizler, 6 Ağustos akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına asker çıkarmaya başladılar. Böylece Anafartalar Bölgesi'nde tehlikeli bir durum oluştu.


Anafartalar Grubu Komutanı iken muharebe arkadaşları ile

Söz konusu durumu iyi analiz eden Liman von Sanders, yerinde bir müdahalede bulunarak Anafartalar Grubu Komutanlığına Albay Mustafa Kemal'i atadı. Komutayı derhal ele alan Mustafa Kemal ve yiğit askerleri ilerleyen İngiliz kuvvetlerinin üzerine atıldılar ve düşmanları durdurdular. Askerimizin kahramanca çarpışmaları sonucunda Anafartalar kısa sürede düşman askerinden arındırıldı.

Bu muharebeler sırasında askerleriyle yan yana ateş hattında bulunan Mustafa Kemal'e isabet eden bir mermi cebindeki saate çarpmış; bu sayede büyük komutan ölümle sonuçlanabilecek bir tehlikeden kurtulmuştur. Bundan sonra O, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılmaya başlanmıştır. Başarıları ve cesareti, ününün her yerde duyulmasını sağlamıştır.

Sonuç olarak, Çanakkale'yi geçemeyen ve umduklarını bulamayan düşman kuvvetleri 1915 yılının sonunda geri çekildiler. Bu zafer, İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edilme tehlikesini ve İngilizlerin Boğazlar kanalıyla Rusya ile bağlantı kurma imkanını ortadan kaldırmıştır. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta ise, düşmanların asker sayısı, silah, cephane ve teknoloji bakımından Türklerden daha üstün olmalarıdır. İşte bu gerçek dikkate alındığında, Çanakkale'de yazılan destanın arkasında Türk askerinin olağanüstü kahramanlığı ve Mustafa Kemal'in örnek komutanlığının bulunduğu daha iyi anlaşılır.


Çanakkale'de savaşan 3. Kolordu erkanı

Çeşitli Cephelerde


Mareşal Fevzi Çakmak

Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915 tarihinde Çanakkale'deki görevini Fevzi Çakmak'a devrederek İstanbul'a gitti. 27 Ocak 1916'da Edirne'deki 16. Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa bir süre sonra Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesi'nde görevlendirildi. 1 Nisan 1916 ise, Mustafa Kemal'in genç yaşta General olduğu tarihtir.

1916 yılı, Mustafa Kemal ve komutasındaki askerlerin Ruslarla göğüs göğüse çarpıştığı bir dönemdir. Bu zaman zarfında Muş ve Bitlis, Rus kuvvetlerinin işgalinden kurtarılmıştır.

Vekaleten yürüttüğü 2. Ordu Komutanlığı sırasında Mustafa Kemal, bu ordunun Kurmay Başkanı olan Albay İsmet İnönü ile tanışır. Böylelikle ileride kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini atan iki büyük devlet adamı ilk defa biraraya gelmiş olurlar.


Anafartalar'da askerlerle beraber

Mustafa Kemal 14 Şubat 1917'de Hicaz Ordu Komutanlığına atandı ve Sina Cephesi'ni teftiş etti. 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'daki 2. Ordu'ya vekaleten komutan olarak atandı; 16 Mart 1917'de ise 2. Ordu Komutanlığına asaleten getirildi. 5 Temmuz'da Halep'teki 7. Ordu'nun başına getirildi. Ancak birkaç ay sonra, Halep cephesinin genel idaresini üstlenen General Falkenhein ile arasında baş gösteren bazı görüş ve uygulama farklılıkları nedeniyle Mustafa Kemal, bu görevinden ayrılmak durumunda kaldı.

Mustafa Kemal 7 Kasım 1917'de İstanbul Genel Karargahı'ndaki görevine başladı. Veliaht Vahdettin Efendi ile birlikte Almanya'yı ziyaret etti; Alman Genel SavaşKarargahı'nı ve Alman Cephelerini gezdi. Alman İmparatoru II. Wilhelm ve tanınmış komutanlarla görüştü; onlara savaşın sonuçları hakkındaki görüşlerini anlattı.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'a döndükten sonra böbreklerinden rahatsızlandı; tedavi olmak amacıyla Viyana ve Karlsbad'a gitti. Seyahat dönüşü, General Falkenhein'in yenik olarak bıraktığı Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu. 15 Ağustos 1918 günü Halep'e ulaştı ve emrindeki


Tümgeneral rütbesi ile

kuvvetleri İngiliz kuvvetleri karşısında müdafaa savaşı yaparak Halep'e kadar çekmeyi başardı. Bu esnada Vahdettin'in özel isteği doğrultusunda yaverliğe getirildi. Almanya gezisi sırasında Vahdettin'in Mustafa Kemal'in düşüncelerinden etkilenmesi, Onun yaver oluşunda önemli bir etken olmuştu.

İttifak Devletleri'nin aleyhine devam eden savaşta, 29 Eylül 1918'de Bulgaristan savaştan çekildi; 4 Ekim 1918'de de Almanya ateşkes talebinde bulundu. İstanbul'da, bu askeri gelişmeler ve Almanya'nın mağlubiyeti sonucunda siyasi durum değişti; istifa eden Talat Paşa'nın yerine Ahmet İzzet Paşa hükümet kurmakla görevlendirildi. Bu şartlar içinde, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa çözüm yolları üreterek devlet yetkililerine bildirmişse de görüşlerine gereken değer verilmedi. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği büyük savaşın sonunda Osmanlı, 30 Ekim 1918'de Alman İmparatorluğu ile mağluplar safında yer alarak Mondros Mütarekesi'ni imzaladı ve I. Dünya Savaşı'ndan büyük bir yıkımla ayrıldı.

Mustafa Kemal, I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş süresince, hatta savaşın en zorlu zamanlarında, Osmanlı Devleti'nin aleyhine olabilecek kararlar ve uygulamalara karşı çıkmış, fikirlerini devleti ve Türk Milleti adına korkmadan cesurca ifade etmiştir. Bu dönemde birçok yerde görev almış, devletinin gönderdiği her cephede kahramanca savaşmış, ülkenin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulması için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Bu tarihten sonraysa asıl mücadelesi başlayacak, tarihin akışını değiştirecek olaylara ve büyük başarılara imza atacaktır.


Solda subay arkadaşları ile Halep'te (1917) Sağda Veliaht Vahdettin ile birlikte Alman karargahı'nda (1917-18)

Atatürk Milli Birliği Kuruyor

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmesinin ardından, 7 Kasım 1918'de bu komutanlığın kaldırılmasıyla 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geri döndü. O günlerde Ateşkes şartları gereğince ordumuz dağıtılmış, silah ve cephanesi elinden alınmıştı. Tarihin en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu galip devletler tarafından paylaşılmaktaydı. Anadolu toprağı İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar ve Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Çanakkale Savaşı'nda kahraman Türk Ordusu'nu geçemeyen düşman gemileri, Boğazlar'ı ve İstanbul'u işgal etmişlerdi. İstanbul Hükümeti tamamen İtilaf Devletleri'nin kontrolü altına girmişti. İtilaf Devletleri subay ve ajanları, Anadolu'nun hemen her yerinde azınlıkları kışkırtıyorlardı. Kısacası, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarında eşine daha önce rastlanmamış bir karışıklık hüküm sürüyordu.

Ülkenin içine düştüğü olumsuz şartlar, aslında Mustafa Kemal Paşa'nın daha önceden tahmin ettiği gelişmelerdi. Büyük Önder, 5 Kasım 1918'de orduların terhis edilmesi hakkında, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya bir uyarı mahiyetindeki şu telgrafı çekmişti:

"Ciddi olarak arz ederim ki, gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır."1


Yunan askerleri İzmir'de

Bu telgraf Mustafa Kemal'in kişiliğinde ümitsizliğe asla yer olmadığının da bir kanıtıdır. Vatanın düşmanlar tarafından tamamen işgal altında olduğu zor şartlar içinde dahi O, inancını kaybetmemiş, kurtuluş çareleri aramaya başlamıştı. Fakat aynı kararlılığı İstanbul Hükümeti gösteremiyordu.

Dönemin Osmanlı Hükümeti düşmana karşı ne kadar teslimiyetçi ise, halk da o kadar tepkili idi. Yüzyıllardır Türklere vatan olmuş Osmanlı topraklarını işgale yeltenenler karşılarında mahalli kuvvetleri buluyorlardı. Taraflar arasında kanlı çarpışmalar cereyan ediyordu. Trakya ve Anadolu'nun her bölgesinde kurulan teşkilatların başlıca amacı, Türk topraklarını düşmanlar ve işgalcilerden temizlemekti. Bunlar Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi isimler altında toplanmışlardı. Ancak milli teşkilatların birlik ve beraberlik içinde değil, dağınık kuvvetler şeklinde hareket etmeleri, Milli Mücadele'de arzu edilen nihai başarıyı getirmiyordu.

Bu hareketlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da kurtuluşu İngiliz, Fransız veya Amerikan mandası altında arayan, büyük devletlerin himayesinden medet uman, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti gibi birtakım teşkilatlar türemişti. Adı geçen cemiyetlere mensup pek çok insan Anadolu'dan doğacak milli bir harekete inanmıyordu.

Büyük Önder Mustafa Kemal ise, ülkenin içinde bulunduğu karmakarışık durumdan tek bir çıkış yolu olduğuna inanıyordu: Milli egemenlik esası üzerine kurulmuş tam bağımsız yepyeni bir Türk Devleti. Nitekim Atatürk'e göre önemli olan: "Türk Milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi."2 Bundan böyle gerçek kurtuluşu isteyen Milli Mücadele'nin parolası şu olacaktı: "Ya istiklal ya ölüm!"

Gerçekten de yıkılmış bir imparatorluğun enkazından milli ve bağımsız bir devlet inşa etmek için başka bir çözüm yolu yoktu. Atatürk'ün düşüncesi, başarısızlığa uğramakla öteki kararlara boyun eğmek arasında fark olmadığıydı. Dahası, Hükümet ve İstanbul basını Ateşkes Antlaşması'nı överken, Mustafa Kemal dönemin Genelkurmay Başkanlığına bir rapor gönderdi. Raporda Büyük Osmanlı Devleti'nin, bu antlaşma ile kendini hiçbir koşula bağlı olmaksızın düşmanlarına teslim etmeyi kabul ettiğini, dahası ülkeyi ele geçirmesi için yardım ettiğini söylüyordu.

Düşmanlar tarafından ölmeye mahkum bir hasta olarak görülen memleketin kurtuluşu için artık Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele bayrağını açmak bir zorunluluk haline gelmişti. İşte bu sıralarda, Hükümet Mustafa Kemal'in beklenmedik bir hareket yapmasından korkuyor ve Ona şüpheyle bakıyordu. Atatürk'ü İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine 9. Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş imkanlar tanıyan bu görevi hemen kabul etti. Çünkü bu yetki ile Sivas'ta bulunan 3. Kolordu, Erzurum'daki 15. Kolordu'yu ve diğer bazı askeri birlikleri kontrolü altına alabilecekti. Atama kararnamesi Takvim-i Vakayi'de yayımlandı.

Bu görev ve yetkileri alan Mustafa Kemal şu sözleri söylüyordu:

"Talih bana öyle uygun şartlar hazırlamıştı ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar mutluluk duydum tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibiydim."3


Samsun'a çıktığı Bandırma Vapuru

Osmanlı Hükümeti Mustafa Kemal'i Ordu Müfettişi olarak buraya gönderirken, kendisinden, Anadolu halkının Ateşkes koşullarına uymasının sağlamasını istemişti. Çünkü bu bölgede Mavri Mira Cemiyeti adında, Pontus Rum Devleti kurma idealinde olan bir grup Türklere baskı yapıyor, onları bu bölgeden çıkarmaya çalışıyordu. Türk halkı da bunlara karşı üstün bir mücadele sergiliyordu. Aslında sadece Karadeniz Bölgesi'nde değil, ülkenin işgal altındaki her yerinde bir karşı koyma hareketi başlamıştı. Özellikle Yunanlıların İzmir'i işgali bu hareketlerin bir çığ gibi büyümesini sağladı.

Mustafa Kemal Paşa'nın düşünceleri ise, Hükümet'in görüşleri ile taban tabana zıttı. İstanbul'dan ayrılmadan önce gerçek niyetini bazı arkadaşlarına şu sözlerle ifade etti: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum." Sonunda Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı için ilk ve en önemli adımı atarak 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan ayrıldı. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı ve üzerinde taşıdığı sıfatın avantajı ile kurtuluş planını gerçekleştirmek için hemen harekete geçti. Anadolu'nun çeşitli yerlerine telgraflar çekiyor, mitingler ve gösteriler düzenliyordu. 21 Mayıs 1919'da Kazım Karabekir'e çektiği telgrafta şöyle diyordu:

"Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim."4

Mustafa Kemal'in Samsun'a vardıktan sonraki birkaç gün içinde İstanbul'a gönderdiği telgraf ve raporlar, Hükümet ve işgalci İtilaf Devletleri görevlileri tarafından hoş karşılanmadı. Zira bunlar, onun milli iradeye dayanarak birliği yeniden sağlamak için faaliyet göstereceğinin ilk işaretleriydi. Milli Mücadele'nin ancak Atatürk gibi bir lider sayesinde başarıya ulaşabileceği de bir gerçekti. İstanbul'a ulaşan raporlardaki ifadeler, o sırada 38 yaşında bir general olan Mustafa Kemal'in siyaset bilimine ilişkin engin bilgilerini de ortaya koymaktaydı.

Ülkenin her yanında olduğu gibi İstanbul'da da mitingler düzenlenmeye başlanmıştı. İşgali protesto amacıyla okullar, mağazalar ve bazı kuruluşlar üç gün süreyle kapatılmıştı. Tüm bu gelişmeler üzerine İstanbul'daki Hükümet Mustafa Kemal'i geri çağırdı.

Amasya Genelgesi


İstanbul Hükümeti temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Hulisi Paşa ile görüşmek üzere Amasya'ya giderken Tokat'ta karşılanışı (17 Ekim 1919)

Ne var ki, Milli Mücadele Atatürk'ün önderliğinde artık başlamıştı; İstanbul Hükümeti ve işgalci devletlerin bu şanlı direnişi durdurmaları ise mümkün değildi. Türk Milleti tarihe yön verecek yeni bir girişimi başlatmıştı bir kere. Mustafa Kemal Hükümet'in yanlış çağrısına uymayı reddetti ve 22 Haziran'da Amasya'da, milli bağımsızlık hareketini yaymak, Erzurum ve Sivas'ta kongreler toplamak amacıyla bir genelge hazırladı. Amasya Tamimi olarak bilinen bu genelge ile kendisinin önderliğinde başlatılan Kurtuluş Hareketi'nin ana hatları belirlenmiş oldu:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.

2. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.

3. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.

5. Anadolu'nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanacaktır.

6. Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

7. Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.

8. Doğu illeri için, 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi'nin üyeleri, Sivas Genel Kongresi'ne katılmak üzere hareket edecektir.

Erzurum Kongresİ

Mustafa Kemal Paşa Amasya'dan sonra Sivas'ta bir gün kaldı ve burada yapılacak olan kongrenin çalışmalarını gözden geçirdi. 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a ulaştı ve şehirde halkın büyük desteğini arkasına alarak çalışmalarına başladı. Bu sırada Dahiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı), Mustafa Kemal Paşa'nın görevden alındığını ve kendisiyle hiçbir resmi görüşmenin yapılmayacağını duyurmuştu. O da 8-9 Temmuz 1919'da "sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere" görevinden istifa etti. Artık sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak görev yapacaktı. Ancak sahip olduğu maddi imkanlar çok yetersizdi. Öyle ki, istifa ettiği zaman yanında giyecek sivil elbisesi bile yoktu. Üniformasını çıkardığı gün giydiği elbiseyi Erzurum Valisi Münir Bey'den, başına taktığı fesi ise Müfit Bey'den almıştı. Erzurumlular kendisine asla unutmayacağı bir sevgi gösterdiler ve onu Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi Başkanı ilan ettiler.


Tarihi kararların alındığı Erzurum'daki Kongre Binası

Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da 62 delegenin katılımıyla toplandı ve 14 gün boyunca faaliyetlerini sürdürdü. Yapılan oylama sonucunda Mustafa Kemal başkan seçildi. Kongre yerinin özellikle Erzurum olarak belirlenmesi bilinçli bir tercihti. Çünkü Doğu Anadolu'nun tamamını kapsayan bir "Ermenistan" kurulmaya çalışılıyordu. Elbette Türk halkı böyle bir oluşuma asla göz yumamazdı. İşte hem kabul edilemez bu girişime hem de Türk topraklarının işgaline karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele yürütmek için Erzurum önemli bir merkezdi.

İstanbul Hükümeti'nin kesinlikle karşı çıkmasına, dahası kongreyi engellemek için bazı valilere baskı yapmasına rağmen toplanan Erzurum Kongresi'nde şu kararlar alınmıştı:

1. Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.

3. Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri Milli Kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.

4. Kuva-yı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

5. Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

6. Manda ve himaye kabul edilemez.

7. Milli Meclis'in derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.

8. Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.


Erzurum Kongresi üyeleri ile toplu halde

Yukarıdaki maddelerin anlamı şudur: Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren tarihi kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemiş bir oluşumdur. Daha sonra yapılan Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandırılmış, Misak-ı Milli'nin temelinde Erzurum Kongresi kararları yer almıştır. Dahası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarından kaynaklanmaktadır. Yine Mudanya ve Lozan Antlaşmaları'nın bağımsızlığı savunan maddelerinin dayanağı Erzurum Kongresi'dir. Tüm bunların yanı sıra Atatürk inkılâplarının tohumları da Erzurum Kongresi'nde atılmıştır.

Atatürk 24 Nisan 1920'de TBMM'deki konuşmasında Kongre kararlarından bahsetmiş ve şunu özellikle belirtmiştir:

"Erzurum Kongresi'nin milliyet esasından birisi, işbu hududu milli dahilindeki idarenin hakimiyeti milliye esasına müstenit olmasıdır."5

Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü 9 kişilik bir Temsil Heyeti seçerek çalışmalarına son verdi; bu heyeti ve başkanını büyük bir görev bekliyordu.

Sivas Kongresi

İşgal kuvvetlerinin tüm ülkede hızla ilerlediği ve Türk Milleti'nin büyük haksızlıklara maruz kaldığı bir dönemde, Mustafa Kemal Paşa Erzurum'dan Sivas'a geldi ve 4 Eylül 1919'da Kongre'yi bu şehirde başlattı. Erzurum gibi Sivas da özellikle seçilen bir şehirdi. Zira Sivas hem işgal edilmemiş durumdaydı hem de ulaşım açısından nispeten uygun bir konumdaydı. Ayrıca Mustafa Kemal, Sivas'ın kolaylıkla işgal edilemeyeceğini düşünüyordu ve bu öngörüsünde de haklı çıktı.

Sivas Kongresi çok büyük zorluklar altında toplanmıştır. İstanbul'daki yönetim Mustafa Kemal hakkında tutuklama emri çıkarmış, delege seçimlerini ve seçilen delegelerin kongreye katılımlarını engellemek için her yola başvurmuştur. İngiliz ve Fransızlar ise, Sivas'ı işgal etme tehditleri savurmuşlardır. Ancak tüm bu girişimler Mustafa Kemal'in azmi, hedefe yönelik kararlılığı ve isabetli uygulamaları sayesinde sonuçsuz kalmıştır. Dolayısıyla Sivas Kongresi Batı, Orta ve Doğu Anadolu'dan gelen temsilcilerin katılımıyla toplanmıştır.


Sivas Kongresi üyeleri ile beraber

Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:

1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.

3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

4. Kuvayı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

5. Manda ve himaye kabul olunamaz.

6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan'ın derhal toplanması mecburidir.


Sivas Kongresi'nden Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy'la (1919)

7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.

8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir.

Sivas Kongre Heyeti tarafından alınan kararlar Damat Ferit Paşa Hükümeti'ne, İtilaf Devletleri Temsilcileri'ne ve Türk Milleti'ne duyuruldu. Bu durum toplumun her kesiminde büyük yankı uyandırdı. Bundan böyle tüm Türkler tek bir vücut halinde işgalcilere ve düşmanlara karşı koyacaktı.

Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'nin talebi üzerine 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde Amasya'da hükümet temsilcileriyle görüştü. Bu görüşmelerin sonucunda Mustafa Kemal'in amacı gerçekleşmiş, bir millet meclisinin toplanmasına karar verilmişti. Mustafa Kemal, İstanbul'da toplanacak bir meclisin işgal kuvvetleri tarafından mutlaka bir tuzağa uğrayacağını düşünmesine ve Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Birçok milletvekili Mustafa Kemal Paşa'ya söz vermelerine rağmen, Milli Mücadele'den yana bir grup oluşturamadılar. Atatürk bu durumdan şöyle bahsetmiştir:

"Bu grubu kurmayı vicdan borcu, millet borcu bilmek durum ve kabiliyetinde bulunan efendiler inançsız idiler!.. Korkak idiler!.. Cahil idiler!.. İnançsız idiler, çünkü milli davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan Milli teşkilatın sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkak idiler, çünkü tek kurtuluş dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişah'a dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelerin gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı."6

Bu meclisin kayda değer tek faaliyeti, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını Misak-ı Milli olarak kabul etmek olmuştur.

Kurtuluş Savaşı ve Atatürk

Mustafa Kemal, Temsil Heyeti üyeleriyle birlikte 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geçti ve Milli Mücadele'yi buradan yönetmeye başladı. Bu sırada Anadolu'daki direniş tüm hızıyla devam ediyordu. Sivil halk kahramanca vatan toprakları için mücadele ediyordu. Yurdun her yanında cepheler açılmıştı; Yunan işgaline karşı Ege Cephesi, Fransız işgaline karşı Güney Cephesi, Ermeni işgaline karşı Kuzeydoğu Cephesi açılmış durumdaydı.

Mustafa Kemal 16 Mart 1920'de İstanbul'un tamamen işgalinden sonra, Ankara'da bir meclis toplamak için yeni temsilcilerin seçilmesini istedi. Böylece tüm ülkeden gelen halkın temsilcileriyle 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, milleti temsil etmesi için 110 delegenin oybirliği ile başkan seçildi. Böylece temelleri atılan yeni Türk Devleti'nin de lideri belli oluyordu. Yine Türk Milletinin ölüm-kalım savaşının, varoluş-yokoluş mücadelesinin, yani Kurtuluş Savaşı'nın lideri seçiliyordu. Kurtarılmayı bekleyen vatan için mevcut son derece kısıtlı imkanlar ancak Mustafa Kemal gibi bir önderin sorumluluğuna verilebilirdi.

Bu gelişmeler karşısında İstanbul Hükümeti boş durmuyor; Milli Mücadele'yi engellemek daha doğrusu ortadan kaldırmak için her yola başvuruyordu. Bu amaçla başta Mustafa Kemal olmak üzere Milli Mücadele'ye katılanları idama mahkum etti. Bu sırada düşman işgali olanca hızıyla devam ediyor, Anadolu'da çıkan iç isyanlar düşmanla göğüs göğüse çarpışan mahalli kuvvetler ve gönüllülerin işini daha da zorlaştırıyordu. Tüm zorluklara ve yetersizliklere rağmen Türk Milleti çeşitli cephelerde savaşıyor, önemli başarılara imza atıyordu. Bunlardan biri Doğu Cephesi'ydi. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz, Ermenilere karşı mücadele vererek 29 Eylül 1920'de Sarıkamış'ı, 30 Ekim 1920'de Kars'ı işgalden kurtardılar. Türklerin tarihe geçen savunması karşısında çaresiz kalan Ermeniler barış istediler; 2-3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalandı ve böylece Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki savaş durumuna son verildi. 18 maddeden oluşan bu antlaşma ile Türkiye-Ermenistan sınırı belirlendi ve iki ülke arasındaki sorunlar çözüme bağlandı.


Yunan askerlerinin gemiyle İzmir'e gelişi

Güney Cephesi'nde Fransızlar ve onlara destek veren Ermenilerle cesurca savaşan Kuvayı Milliye birlikleri, işgalcileri 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan'da ise Urfa'dan kovmayı başardılar. 21 Ekim 1921'de yapılan Ankara Antlaşması ile işgal altındaki Adana, Mersin, Gaziantep gibi şehirlerimiz özgürlüğüne kavuştular. Ayrıca Hatay için özel bir idare kurularak resmi dilinin Türkçe olmasına izin verilecekti. Böylece Fransa Misak-ı Milli'yi resmen tanımış oluyordu.

1920 yılının yaz aylarında yeni kurulmuş olan Hükümet Ankara'da iş başındaydı. İşte bu sırada Türk Ordusu'nun elinde oldukça yetersiz silah, cephane, araç ve gereç olmasını fırsat bilen Yunanlılar, 22 Haziran 1920'de elinden gelen herşeyi yapan Kuvayı Milliye'yi aştılar; 8 Temmuz'da Bursa'yı, 29 Ağustos'da ise Uşak'ı ele geçirdiler. Yine bu dönemde İstanbul Hükümeti İtilaf Devletleri'yle Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Böylece Babıali'deki Hükümet Türk Milleti'nin yok oluşu anlamına gelen bir kararın altına imza atarak tarihi bir hata yaptı.


Kongrelerden sonra Ankara'ya dönüşü

Yunanlılar Batı'da hızla ilerliyor ve buna karşı bölge kuvvetleri yetersiz kalıyordu. Bu duruma artık bir son verilmeliydi. Mustafa Kemal hemen harekete geçti ve cephe komutanları Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü ile biraraya gelerek onlara bulduğu çözüm yolunu iletti. Bu çözüm ise dağınık ve disiplinsiz hareket eden gönüllülerin birleştirilerek düzenli bir ordunun kurulmasıydı.

Kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden oluşturulan milli ordunun çatısı altında toplanmayı reddeden bazı gruplar da olmuştu. Bunlardan biri önceleri bazı başarılar kazanan, ama sonra kendi başına hareket eden Çerkez Ethem ve kardeşleriydi. Onların yaptığı, milli hükümete karşı bir isyan niteliği taşıyordu. Bu yüzden söz konusu durumun ortadan kalkması için, 29 Aralık 1920'de Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey ile Güney Cephesi Komutanı Refet Bey harekete geçtiler. Türk kuvvetlerinin ısrarlı takibi üzerine Çerkez Ethem ve yandaşları önce Gediz'e, daha sonra Simav'a çekilmek zorunda kaldılar. Bu kovalamaca lehimize gibi görünse bile aslında durum aleyhimize dönebilirdi. Çünkü Türk askerinin cepheden uzaklaştığını fark eden Yunanlılar, doğan fırsattan faydalanmayı düşünmüş ve 6 Ocak 1921 günü Bursa ve Uşak'tan harekete geçmişlerdi. Böylece Türk birliklerini ani bir baskınla aşmayı, Eskişehir ve Afyon'u alarak Ankara'ya ulaşmayı hedefliyorlardı.

Kısacası, hem asiler hem de işgalci Yunan kuvvetlerine karşı mücadele veriyor, Kurtuluş Savaşımızın en zorlu dönemini yaşıyorduk. Aynı günlerde Mustafa Kemal, TBMM'de şu sözlerle başarıya olan inancını dile getiriyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir amaç izleyenlerde olacaktır."


Solda Kurtuluş Savaşı'nda mermi hazırlayan kadınlarımız, Sağda Çerkez Ethem ve arkadaşları Mustafa Kemal ile beraber

Birinci ve İkinci İnönü Savaşları


Birinci İnönü Muharebesi'nin krokisi

Başgösteren tehlike üzerine, Albay İsmet Bey ve arkadaşları, hemen Çerkez Ethem'i bırakarak orduyu İnönü ve Dumlupınar'a sevk etmeye karar verdiler. Fakat bir sorun vardı; Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü arasındaki 3 günlük yol daha kısa sürede aşılmalıydı. Çünkü Yunanlılar, bizden daha önce İnönü'ye ulaşırlarsa fazla güçlük çekmeden Eskişehir'e varacaklardı. Dönemin zor şartları içinde İnönü'ye doğru yolculuk başladı. Bu arada ordunun gücünü arttırmak için, Ankara'da yeni kurulan 4. Tümen de cepheye çağrıldı.

Bu sırada Yunanlılar da boş durmamış, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü ele geçirmişlerdi. Aynı gün öğleden sonra Yunanlılar Bozüyük istikametinden saldırıya geçtiler; böylece çok şiddetli bir savaş başladı. Türk askeri Yunanlıların tüm girişimlerine olağanüstü karşı koyuyor, düşmanın ilerlemesine fırsat vermiyordu. Böylesine bir karşı koyuş Yunanlıların hiç beklemediği bir hareketti. 10 Ocak'ta savaşa bizzat katılan ve bu savaştaki başarısından ötürü soyadını bu savaştan alan Albay İsmet Bey ve askerlerimiz, vatanın kurtulması uğruna canlarını ortaya koymaktan çekinmiyorlardı. Bu azmin karşısında daha fazla duramayan Yunanlılar ikinci günün sonunda geri çekilmeye karar verdiler. 11 Ocak sabahı Bursa'ya doğru çekilme hareketi başlamış oldu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1921'de bir telgraf çekerek Batı Cephesi'nin tüm subay ve erlerini tebrik etti; kazanılan başarının kesin zafer için "hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diledi".

Kazanılan bu zafer Milli Mücadele'nin dönüm noktasını teşkil etmiştir. Ayrıca daha sonra kazanılacak olan zaferlerin öncüsü olmuş, canını dişine takan Türk halkının şevk ve heyecanını, kurtuluş umudunu artırmıştır. Sıranın kendisine geldiğini anlayan Çerkez Ethem, ileri harekata geçen Türk kuvvetlerinin karşısında dayanamayarak Yunanlılara sığınmıştır. Böylece bölgedeki iç isyan da başarıyla bastırılmış ve tam bir birlik sağlanmıştır. Tüm dünya ordumuzun gücüne şahit olmuştur.


İkinci İnönü Muharebesi'ne ait kroki

Birinci İnönü, askeri bir zaferle birlikte siyasi bir zaferi de getirmiştir: Yabancı devletlere artık, Milli Hükümetin göz ardı edilmemesi gereken bir oluşum olduğunu göstermiştir. Nitekim İtilaf Devletleri bu zaferin getirdiği askeri ve siyasi gelişmeler karşısında, 1921'in Şubat ayındaki Londra Konferansı'na hem İstanbul hem de Ankara Hükümetini davet etmiştir. Böylece, bir anlamda Ankara hükümeti büyük devletler tarafından resmen tanınmıştır. Konferansın hemen ardından 16 Mart 1921'de Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmıştır. Bu ise, TBMM'nin devletlerarası alanda söz sahibi olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır.

Yunanlılar, kaybettikleri mevzileri ve itibarı geri kazanma ümidiyle, 23 Mart'ta aynı cephelerden tekrar taarruza geçtiler. Ancak ilk savaşta olduğu gibi, İnönü'deki mevzileri geçemediler ve Türk kuvvetlerinin karşı taarruzu karşısında 31 Mart 1921'de geri çekilmeye başladılar. Yunanlıların 1 Nisan'da ağır kayıplar vererek savaş alanını terk etmeleriyle, tarihe İkinci İnönü Zaferi olarak geçen bir başarı daha kazanıldı.

Başkomutan Mustafa Kemal

Zafer inancıyla cepheden cepheye koşan Türk askerleri, kısa bir süre sonra toplanarak harekete geçen Yunanlılarla tekrar karşı karşıya geldiler. Temmuz ayının başlarında, Batı Cephesi'nin çeşitli yerlerinde geçen şiddetli çarpışmalar sırasında Türk Ordusu zorlanmaya başlamıştı. Zira Yunanlılar asker sayısı, silah ve cephane gücü açısından Türklere kıyasla çok üstün konumdaydılar. Bu avantajlarını iyi değerlendirerek bazı bölgeleri ele geçirdiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya ve Bilecik düşmanlarca işgal edildi.

Bu olumsuz gelişmeler üzerine Ankara'da bulunan Mustafa Kemal, derhal Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargahı'na geldi. Türk Ordusu'na göre imkanları çok geniş olan Yunanlılara karşı farklı bir strateji geliştirmeyi uygun gördü ve bunu İsmet Paşa'ya bildirdi. Atatürk'e göre, "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lazımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Böylece Türk kuvvetleri Sakarya'nın doğusuna kadar çekildiler.

Gerçekten de bu, verilebilecek en doğru karardı. Çünkü sayısı azalan kuvvetlerimizin kendilerinden oldukça avantajlı durumdaki Yunan Ordusu'na karşı dayanabilmesi uzun sürmeyecekti, ki bu büyük kayıplara neden olabilirdi. Kütahya-Eskişehir Savaşları olarak bilinen geri çekilme ve mücadelede yaklaşık kırk bin şehit verildi; büyük miktarda askeri malzeme ve mühimmat kaybedildi.

Gelişen tehlikeli durum karşısında bazı tedbirler almak gerekiyordu. Örneğin Hükümet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye taşınması düşünülmüştü. Ama Türk'ün yüksek onur ve seciyesi beklenen cevabı verdi: "Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Sonuç olarak, milletin temsilcileri kanlarının son damlasına kadar savaşma ve sonuna kadar mücadele etme gerekliliğini savundular; Ankara'nın savunulması için yapılması gereken çalışmaların hızlandırılmasına karar verdiler.

Mustafa Kemal zafere dair inancını hiçbir zaman kaybetmemiş, her zaman şerefli bir geçmişe sahip olan Türk halkını bu konuda yüreklendirmişti. Dahası ordumuzun belirlediği noktada düşmanın yok edilmesi için geri çekilme hareketinin gerekçesini her fırsatta dile getirmişti. Fakat bazı kesimler geri çekilmeyi yenilgi olarak kabul edip, Ordumuzun, Meclis'in ve halkın kayıpta olduğunu söylüyorlardı. Bunun sonucunda ülkede bir tedirginlik başgösterince Mustafa Kemal yeni bir girişimde daha bulundu ve ordunun başına geçti. 5 Ağustos

Yorum Yaz